Afyon’da Seçim Anketi Sonuçları

Afyon’da Seçim Anketi Sonuçları

Şehir İçi Ulaşım Sistemi Algı Araştırması Sonuçları Yayınlandı.

Şehir İçi Ulaşım Sistemi Algı Araştırması Sonuçları Yayınlandı.

İLİMİZİN YILDIZ TAEKWONDOCULARI YARI FİNALDE

İLİMİZİN YILDIZ TAEKWONDOCULARI YARI FİNALDE

Yıldızlarda Çobanlar Birinci

Yıldızlarda Çobanlar Birinci

Büyükşehir Algı Araştırması Sonuçları Açıklandı

Büyükşehir Algı Araştırması Sonuçları Açıklandı

Yüzler: Yerli Bir Siyaset Sosyolojisi Denemesi(!)
Yüzler: Yerli Bir Siyaset Sosyolojisi Denemesi(!)

Trenciler: Trenciler, belki de siyasi arenanın en renkli simalarıdır. Çünkü ne zaman ne yapacakları hiç belli olmaz. Bir defa şunu iyi bilmek gerek: Trencilerin katılıp siyaset yapacakları parti en az iki seçimi üst üste kazanıp, iktidarını pekiştirmiş olmalıdır. Trenciler dediysek, öyle her gelen trene atlayacakları zannedilmesin. İktidarı net görüp, trenin gideceği istikametten emin olmadıkça o trene binmezler. Parti iki dönem seçim kazanana kadar ne yaparlar diye soracak olursanız, ara dönemlerde, özellikle de kriz dönemlerinde trencilerde aşırı bir dindarlaşma veya ticarileşme temayülü görülür. “Biz Allah rızası peşindeyiz. Siyasete bulaşmak istemiyoruz.”, “Biz ekmeğimizin derdindeyiz, önce işimiz…” gibi sözlerle, siyasetin kendilerine bulaştırabileceği her türlü “kara lekeden” uzak dururlar. Parti iktidarını pekiştirdiğinde yahut kriz aşıldığında paldır küldür koşup sonucundan emin oldukları bir seçimde aday olur ve kazanırlar. Böylece,  partinin yegâne sahipliği hakkını da kendilerinde görmeye başlarlar. Kendileri dışında, o güne kadar partiye hizmet etmiş ve kriz dönemlerinde “yuvayı” terk etmemiş kim varsa, onlara husumet beslemeye başlarlar. Çünkü trencilerin kriz zamanı ortalıkta görünmediğini bilenler, oradan derhal uzaklaştırılması gerekir. Bu bir bilinçaltı sorunudur. (Ali ERTÜRK’ün Düşünceden Günlüğe Yansıyanlar… Okunası bir tahlili ile sizi baş başa bırakıyorum:)

Her ne kadar Radikal Feminizmin bir söylemi olsa da, ben de farklı saiklerle “Kişisel olanın politik olduğunu” düşünürüm. “İnsan, doğası gereği siyasi hayvandır.” der Aristoteles. “Siyaset ilgi çekicidir, çünkü insanlar birbirleriyle uyuşmazlık ha­lindedirler. İnsanlar nasıl yaşamaları gerektiği konusunda hemfi­kir değildirler.” diye ekler Andrew Heywood.

Yeryüzünde var olan insan, bir şekilde siyasetle ilgilenmek ve uzaktan da olsa bir şekilde onu izlemek arzusunu yenemez. Hiçbir siyasi parti veya oluşumla ilgisi olmadığını söyleyen insan bile bir şekilde “Tarafsızlık siyaseti” güdüyor demektir.

Mademki “İnsan siyasal bir hayvandır.” ve mademki “Kişisel olan politiktir.”, öyleyse hepimizin bir şekilde parçası olduğumuz siyasi âlemi oluşturan figürlere, hep birlikte şöyle bir göz atarak, kendimizce “yerli bir siyaset sosyolojisi okuması” yapalım ve bütünü oluşturan parçalara bir mercek tutmaya çalışalım, ne dersiniz?

Devrimciler:

Bu türün şemsiyesi altında iki ayrı grup vardır: Sol devrimciler ve Radikal İslamcılar.

Sol devrimciler, yıllar yılı Küba, Sovyetler ve benzer ülkelerin tecrübelerine öykünmüş, yerli bir okuma yerine, genellikle sınırlar ötesindeki devrimci yazarların kalemiyle beslenmiş, 1989’da Berlin Duvarının yıkılışı ve 1991’de Sovyetlerin dağılmasıyla, bir müddet Kürt Siyasal Hareketi’ne bel bağlamış olsa da, en sonunda elinde Ahmet Kaya dinlemekten başka bir şeyi kalmamış, her yıl 1 Mayıs’ta nostalji nöbetlerine duran insanlardan oluşur.

Konuşulurken, umumiyetle sol terminolojiden örnekler verilir, Marks’a atıflar yapılır.

Ne var ki “Akıl başa geldi, ömür tükendi” sözünün “diyalektik” doğruluğunu kavramış olmalarından olsa gerek; Post-Marksizm’e de mesafeli dururlar. Her ne kadar kendilerine uzak bir zihin dünyasından sızmış da olsa, “Aynı delikten ikinci kez ısırılmamak” konusunda hem dikkatlidirler hem de artık “ikinci kez ısırılmaya” takatleri kalmamıştır.

İslamcı Radikaller de en az Sol Devrimciler kadar yaşadıkları topraklara yabancı ve içerisinde yaşadıkları toplumu okumakta pek de maharetli olmayan insanlardan oluşur. Onlar da yıllarca kendilerinin siyasi yelpazedeki simetriği olan solcular gibi sınır dışından beslenmiş, İran devrimine öykünmüş, Türkiye’nin toplumsal yapısına pek de uyumlu olmayan, İran Devrimi’ni yerlere göklere sığdıramayan yazarların kalemiyle beslenmişlerdir. Yıllarca siyaseti ve siyasetçiyi “tekfir” edip, siyasete bulaşan “yoldaşlarını” tövbeye davet etmişlerdir.

Bu tür radikalizm, sol radikalizmden farklı olarak genellikle evlenene yahut parayı bulana kadar devam eder. Bilhassa para/makam bulunduktan sonra tabana sırt dönmek mühim bir teamüldür.

Necip Fazıl gibi düşünürlere, MHP-MSP gibi partilere mesafeli durmuşlar ve hatta Milli Görüş gibi hareketleri, gerçekleştirilmesini umdukları “İslam Devrimi” önündeki en büyük engellerden birisi olarak görmüşlerdir.

Bu iki ayrı uç arasında nadiren de olsa geçişler olabilir. Radikal İslamcı, devrimcilikten bir numara çıkmayacağını anladığında, kafayı bozup dümeni sola kırabileceği gibi, Radikal Solcu da biraz birikim yapıp Hacca giderek, ömrünün kalan kısmını cami ile ev arasındaki gel-gitlerde geçirmek isteyebilir. Bu durumda muhtemelen, evin duvarında asılı duran sazın kaderi de kırılmak olacaktır.

Merkez Efendinin Müritleri:

Merkez Efendi kavramımızın İstanbul’da medfun Merkez Efendi ile uzaktan yakından alakası olmadığını belirterek başlayalım. Sadece merkez siyaseti tanımlamak maksadına matuf istihzai bir ifadedir.

Merkezi oluşturan üç ayrı temel eğilim mevzubahistir. Bunlardan ilk sırayı, çevreden merkeze yürüyen radikallere verelim.

Yıllar yılı Sol veya Radikal İslami bir devrimin gerçekleşeceğine ümit bağlamış olup, yaş kemale erince böyle bir şeyin imkânsız olduğuna inanacak kadar akıllanmış olan marjinaller, merkez siyasetin azımsanmayacak bir kısmını teşkil eder. Eğer solcuysa CHP, DSP gibi,  İslamcıysa ANAP, AK Parti gibi partilere yürür. Yukarıda bahsettiğimiz iki ayrı uçta bulunan radikal devrimciler içinden parayı bulanlar kırkından-ellisinden sonra genellikle bir merkez partisinden siyasete atılırlar.

Parayı bulamayanlar ise, bir kenarda gençlere hatıralarını anlatmak durumunda kalmaya razı olacaklardır.

Merkezin ikinci eğilimini oluşturan kesim, genellikle beslenmek konusunda “İdris’in öğüttüğü”nü tercih edenlerden oluşur. Dünyalarını iki sihirli kelime ile tanımlamak mümkündür: Hazır ve Huzur… Yani, pek suya sabuna dokunmaz lakin ülkenin istikrarı, dolayısıyla kendi rahatlarının da bozulmaması için merkezdeki en güçlü partiyi desteklerler. Gündemi, iktidara yakın medya organlarından takip eder ve çevresindekilere de siyasete bulaşmamayı öğütlerler. Onlar için ideoloji, ölümcül bir anlam ifade eder ve belli bir ideolojiye inanan herkes “Anarşistleşme” eğilimi taşır.

Bir kısmı, Özal sonrası ara formları hiç yaşamadan,  doğrudan AK Parti’ye eklemlenmiştir. Merkez sağın “Çiller mi-Yılmaz mı” sorusu içerisinde bocaladığı yıllarda ne yaptıkları ise hâlâ ciddi bir merak konusu olmayı sürdürmektedir.

Merkezin üçüncü kesimi ise, vaktiyle çevre partilerde siyaset yapmış ve fakat sonrasında kendi partisinden bir şey olmayacağını anlayıp “Ne yapalım kardeşim, bizim parti barajı bile geçemiyor. Hele azıcık güçlensin de biz geri döneriz.” düşüncesiyle merkeze yürüyenlerden oluşur. Onlar da dünya görüşüne yakın bulduğu bir merkez partisine kapağı atar, ikbal ve istikbalini orada ararlar. Lakin bunlar için, bilhassa küçük yerlerde, eski partisiyle anılmak riski her zaman vardır. Bu risk, belki de içlerinde eski liderlerine besledikleri düşünülen sevgi ve sadakatin ürünü olabilir.

Deli Particiler:

Batılıların “Ontolojik” , bizim  “Atadan, dededen” dediğimiz kesimde bunlar vardır. Ne olursa olsun, asla partisini değiştirmeye yanaşmayan bir kesimdir. Yıllardır aynı partiye oy veriyor olmakla övünürken, onlara, bugünkü oy verdiği partisinin otuz yıl önce oy verdiği partiyle sadece aynı isim ve amblemi taşımaktan başka hiçbir ortak özelliği olmadığını söylemeye de kimse cesaret edemez. Biraz üzerlerine giderseniz hatırınızı kırabilirler.

Trenciler:

Trenciler, belki de siyasi arenanın en renkli simalarıdır. Çünkü ne zaman ne yapacakları hiç belli olmaz.

Bir defa şunu iyi bilmek gerek: Trencilerin katılıp siyaset yapacakları parti en az iki seçimi üst üste kazanıp, iktidarını pekiştirmiş olmalıdır. Trenciler dediysek, öyle her gelen trene atlayacakları zannedilmesin. İktidarı net görüp, trenin gideceği istikametten emin olmadıkça o trene binmezler.

Parti iki dönem seçim kazanana kadar ne yaparlar diye soracak olursanız, ara dönemlerde, özellikle de kriz dönemlerinde trencilerde aşırı bir dindarlaşma veya ticarileşme temayülü görülür. “Biz Allah rızası peşindeyiz. Siyasete bulaşmak istemiyoruz.”, “Biz ekmeğimizin derdindeyiz, önce işimiz…” gibi sözlerle, siyasetin kendilerine bulaştırabileceği her türlü “kara lekeden” uzak dururlar. Parti iktidarını pekiştirdiğinde yahut kriz aşıldığında paldır küldür koşup sonucundan emin oldukları bir seçimde aday olur ve kazanırlar. Böylece,  partinin yegâne sahipliği hakkını da kendilerinde görmeye başlarlar. Kendileri dışında, o güne kadar partiye hizmet etmiş ve kriz dönemlerinde “yuvayı” terk etmemiş kim varsa, onlara husumet beslemeye başlarlar. Çünkü trencilerin kriz zamanı ortalıkta görünmediğini bilenler, oradan derhal uzaklaştırılması gerekir. Bu bir bilinçaltı sorunudur.

“Biz Kırk Yıldır”cılar:

“Biz kırk yıldır bu partinin bayrağını sallarız!” diye söze başlamanın arka planında genellikle, zor zamanlarda partisine sahip çıkmasına rağmen iktidar döneminde trencilere kaptırılan ve iktidarın ve elden kaçan imkânların yarattığı derin hüzün vardır. Bu kesim genellikle “Seksende şöyle mücadele ettik, 28 Şubatta ne sıkıntılar yaşadık…” türü nostaljiyi seven insanların grubudur.

Biraz idealist biraz da hayalperesttirler ama her şeye rağmen siyasetin belki de en temiz ve en samimi katmanını onlar oluşturur.

Hayatları, serzenişlerle, şikâyetlerle heder olup gider. Yıllarca bayrak salladıkları halde ne oğullarını bürokrat edebilmiş, ne kızlarını bir devlet dairesine sokabilmişlerdir. Siyasette hep kaybetmiş de olsalar yine de teorik bağlamda olsa bile siyasetle bir şekilde ilgilidirler.

“Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım” şarkısının söylenmeye başlamasını müteakip, her seçim döneminde, partisinin adaylarının gelip kendilerini ziyaret ederek akıl alacakları umuduyla yaşamaya başlarlar ve bu umut genellikle hep boşa çıkar.

“Para Bende”ciler:

Bu kesim, çok paraya sahip, genellikle bel çevresini ölçmeye bir mezuranın yeterli gelmeyeceği kadar enli olduklarından, her şeyin “en” iyisinin de kendileri olmasını arzu ederler. Madem para onlardadır, siyasetin de kendilerinden sorulmasını isterler.

Paraya sahip olup da bunu siyasal bir alanda kanaat önderliği, adaylık vesaire durumlarla taçlandırmadıklarında içlerinde bir şeylerin eksik kaldığı hissine kapılırlar.

Katıldıkları her siyasi partide heyecanla ve saygıyla karşılanmaları muhtemeldir. Hele hele katıldıkları partinin muhafazakâr bir duruşu varsa, onların katılımının Hazreti Ömer’in Müslüman oluşuna benzetilmemesi gibi bir ihtimal yoktur. Ancak onların asıl duruşu, “Bir peygamberlik gelecekse bize gelirdi, o kim ki, bir yetim. Ona niye gelsin peygamberlik?” diyen Ebu Cehil ’in duruşuna daha yakındır. Bilinçaltında hep bu felsefeyi taşırlar. Hayatlarını da hep bu bilinçaltı şekillendirir.

“İçinde Ben Varsam”cılar:

Bunlar genellikle yüzer-gezer taife olarak da adlandırılırlar. Herhangi bir oluşuma karşı otomatik olarak muhalefet konumu alırlar. Değişime pek sıcak bakmazlar. Ancak, kendilerine partinin bir kademesinde görev verilirse, doğrudan o partinin militanında dönüşebilir ve kırk yıllık particiyi de geçebilirler.

Dava Adamları:

Bu kesim, içerisinde yer alanların sayıları pek fazla olmasa da siyasi eyleme bir dava bilinciyle bakanlardan oluşur. Olaylara “Deli Particiler” gibi fanatik değil, bilimsel ve ılımlı bakmaya çalışırlar.

Solcu, sağcı, muhafazakâr veya liberal olabilirler ancak içinde bulundukları harekette muhakkak ideolojik bir tutarlılık ararlar. Bu sebeple de siyasi ömürleri pek uzun olmaz; çünkü piyasa şartlarına pek ayak uyduramazlar. Girdikleri her ortamda kendilerine soru yöneltilmesinden ve yorum yapmaktan hoşlanırlar. Fakat kalabalıklar onların yorumlarına “Bu kadar biliyordun da…” şeklinde başlayan cümlelerle karşılık verir.

Çünkü olup biteni tribünden izlemeye alışmış kitlelerin ölçüsü, doğruluk, dürüstlük, tutarlılık değil, kazanmaktır.

Yumruğuna Güvenenler:

Bu kesim, okumayı-yazmayı da okuyup yazanı da pek sevmez. Fakat yine de kendilerinin çok şey bildiği konusunda ısrarcı olan insanlardan oluşur. İlk başta tartışmaktan hoşlanır görünseler de, münazara belli bir yere geldiğinde münakaşaya dönüşür. Sonra, yumruk havaya kaldırılıp biraz da şiveli bir şekilde “şunu görüyon mu?” şeklinde bir avaz işitildiğinde yapılabilecek iki şey vardır: Ya “Ben de öyle diyorum aslında” kıvırışıyla mevziiyi yahut hemen vedalaşıp mevkiyi terk etmek…

Aksi halde o yumruğun nereye ineceğini kimse kestiremez….

Salon Siyasetçileri:

Bir başka kesim de toplumun dönüştürülmesi gerektiğine canı gönülden inanmalarına rağmen, asla meydana çıkmaz ve siyasetçilerin ardına gizlenerek topluma nizam vermeye çalışırlar. Aday olmazlar ve hiçbir partiye üye de olmazlar. Hangi partiye oy verdiklerini de kendilerinden gayrı bilen yoktur. Riski hiç sevmezler.

Ancak, hiçbir acısını, sevincini, kederini paylaşmadıkları toplumu dönüştürmek için hazırladıkları manifestoları kimse görmeden adaylara, siyasetçilere, başkanlara uzatıp okutmaktan büyük haz duyarlar.

Bu saydıklarımıza eklenebilecek daha pek çok kesim vardır.

Yukarıda saydığımız kesimleri oluşturanlardan hiç birisi de kesinlikle kötü insanlar olmamakla beraber, hepimizin hayatının bir döneminde o kesimden sayılmışlığı veya sayılacak kadar içlerinde olmuşluğu vardır. Bundan sonra da olabilir. Önemli olan, siyaset dediğimiz o büyük resmi oluşturan renklerin tanınması ve bilinmesidir.

Şairin burada kime seslendiği sorusuna cevap bulmaya çalışmaya hiç gerek yok. Çünkü gerçekten de kimseye seslenmiyor. Sadece, biraz tebessüm edelim ve tebessüm ederken de Siyaset Sosyolojisinin bizdeki karşılığının ne olduğunu dosta düşmana gösterelim istedik.

Sürçü lisan ettikse affola… 😆😆😆

 
  • Yorumla
Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz